Muhteşem Gatsby: Kaleydoskopik karnaval
16 Mayıs 2013 Perşembe
Alin TAŞÇIYAN
Muhteşem Gatsby: Kaleydoskopik karnaval
Baz Luhrmann’ın
“Muhteşem Gatsby”
uyarlaması
John F. Fitzgerald romanının neden bir klasik olduğunu kanıtlıyor:
Öncelikle hayatta her şeyin bir hayale
(bir aşka, bir kimliğe)
tutunmak
uğruna yapıldığı temasını, etkileyici
karakterler aracılığıyla tarihte
dönüm noktası olan bir dönemi yansıtacak şekilde ele alabildiği için.
Her gün
karşılaştığımız bir gerçeklik olduğu halde bir türlü
anlamlandıramadığımız ‘suç ve kabahat işlemeyi göze alarak
servet ve güç
elde etme hırsını’ da bu vesileyle somutlaştırıyor gözlerimizin önünde.
Bu
açıdan bakınca sınıf atlamak girişilen bu çabanın yanlış yöntemlere
başvurulsa da daha masumane olduğunu da gösteriyor... “Doğuştan gelen”
hak, ayrıcalık ve servete tutunarak aristokrasiyi sürdürmek için
toplumsal skalada tırmananları eleyerek her daim kalburüstünde
kalanların yanında!
“Muhteşem Gatsby” yirmili yıllarda, ABD
ekonomisinin paradan para kazanmanın
yolunu bulduğu ve kontrolsüz
zenginleşmenin
tadını çıkardığı dönemin ruhunu ve simgesi
olan New York
kentinin ambiyansını otantik
biçimde yansıtabildiği için de bir klasik.
Hakiki ve kalıcı üretim yerine lüks tüketime yönelik bir
servet
birikiminin savurgan eğlencelikleri öne
çıkardığı benzer bir sosyal
patlamanın
yaşandığı her yerde ve dönemde geçebilecek bir öykü
anlatıyor.
İçki yasağı konmasının nasıl stratejik bir hata
olduğunu,
kaçak üretim yüzünden içkinin
ucuzladığı ve daha çok tüketildiğini,
gangsterlerin bu sayede nasıl düzene egemen
olduğunu ve gizli saklı
kulüplerde eğlence
hayatının da yozlaştığını gözler önüne seriyor.
Buz
Luhrmann’ın flamboyant tarzı bugün
içinde bulunduğumuz küresel kriz
öncesinin
partileme çılgınlığı ve
clubbing akımını, trend ve marka
takıntısıyla aşırı tüketimi getiriyor hemen aklımıza.
Baz Luhrmann
yirmili yılların bazı ikonik imgelerini
(saksofon çalan Afrikalı
Amerikalı, Josephine Baker,
Marlene Dietrich, vs.)
kullanarak döneme
referans yapıyor ama günümüzün fütursuz kutlamalarını esas alıyor.
Caz
ve swing çağında hip hop müziğini kullanmaktan çekinmiyor.
Bu tercih bir
uyumsuzluk yaratmaktan ziyade bir köprü kuruyor filmle bugünün
gerçekliği arasında. Şatosunda verdiği şatafatlı partileri Fransız
Devrimi öncesi Versailles sefalarına da benzetebiliriz, o denli zaman
ötesi...
Baz Luhrmann Cannes’da üç boyutlu izlediğimiz filmin ilk
bölümünde çok hareketli bir kamera kullanımıyla filmi nehir gibi
akıtıyor. Daha çok bir aksiyon filmlerinde karşılaşabileceğimiz uçan
kamera, zoom in, zoom out art arda zarif ama tuhaf biçimde bir masal
atmosferi yaratıyor.
Fitzgerald’ın alter egosu olan Nick
Carraway’in
anlatıcı olması da filmin bir peri masalı olarak anlatısını
pekiştiriyor.
Lapa lapa kar yağarken terapistinin önerisi üzerine
yaşadıklarını yazmaya başlayan Nick, bize hazin bir masal anlatıyor.
Gatsby’nin karşı kıyıdaki deniz fenerini
mitolojideki yeşil ışın misali
gözlemesi de
romanda bulunan epik dokudan kaynaklı.
Fitzgerald’ın filmde
de yer verilen deyişiyle Gatsby’nin partileri
“kaleydoskopik karnaval”a
benziyor.
Öte yandan bu deyim filmi de pekala tanımlamaya yeterli
olabilir!
Baz Luhrmann’ın filmdeki başlıca sorunu tıpkı
Gatsby
gibi ihtişamda kendini frenleyememesi.
Bu da filmin tepeden tırnağa çok
abartılı
olmasını, dolayısıyla bir yeni zenginin partileri
misali fazla
savurgan ve görgü yoksunu bir
prodüksiyon olarak değerlendirilmesi
sonucunu ortaya çıkarıyor.
Filmin prodüksiyon tasarımı kostümlerden
çiçeklere dek o kadar göz alıyor ki filmin bazı
önemli ögelerini
perdeliyor:
Her birinin bir zamanlar ne kadar masum
olduğunu, şık
giysiler içindeki bedenleri
yozlaşmayı vurgularken kaybettikleri
masumiyetin yüzlerinden okunduğu oyuncular
seçme ve yönetmedeki
başarısını örneğin.